mutlu_yigit_yazıs_Tutundukça Kaçan Hayat: İlişkilerde, Sanatta ve Kariyerde "Tefviz" Arayışı​

Hayatın koşturmacası içinde çoğumuzun düştüğü en büyük tuzak, sevdiklerimizi ya da hayatımızdaki insanları kendi zihnimizdeki ideal kalıplara sokmaya çalışmaktır. Birini değiştirmeye, onu kendi kaygılarımızla kontrol etmeye çalıştıkça aslında farkında olmadan hem onu kendimizden uzaklaştırıyor hem de kendi iç huzurumuzu yok ediyoruz. Ruh, doğası gereği özgürlüğe ve kendi alanına muhtaçtır. Tasavvufi tabirle, kalbi masiva ile (Allah’tan başka geçici şeylerle, insanlara ve sonuçlara duyulan aşırı bağımlılıkla) doldurup onlara hırsla sarıldığımızda; o durum bize şefkatli bir kucak açış değil, adeta bir uyarı tokadı olarak geri dönüyor. İnsan ilişkilerinde “sahip olma” veya “kısıtlama” arzusu yükseldikçe, frekansımız sevginin yerine kaygıya bırakıyor. Oysa gerçek olgunluk; karşımızdakini kendi sınırları içinde özgür bırakabilmek, kendi öz değerimizi bir başkasının bize sunduğu taahhütlere bağlamamaktır.

Aynı kontrol etme arzusu, tutkuyla gece gündüz emek verdiğimiz projelerimizde ve sanatsal üretimlerimizde de karşımıza çıkıyor. Bir iş yaparken veya bir fikir geliştirirken “Bu mutlaka patlamalı, bu kesin tutmalı” beklentisiyle yola çıktığımızda, sürecin kendisinden aldığımız o saf neşeyle bağımızı koparıyoruz. İşte tam bu noktada kadim bir düstur devreye giriyor: “Vazifeni yapmak, vazife-i İlahiyeye (İlahi takdire ve sonuçlara) karışmamak.” Bizim insan olarak tek sorumluluğumuz, toprağa en kaliteli tohumu ekmektir; o tohumun ne zaman yeşereceği ise sünnetullahın (kainatın ve yaratılışın değişmez kanunlarının) alanıdır. Hırs, sonucu zorlayarak ruhu yorar; azim ise sürece odaklanıp tevekkül eder. Eseri ortaya koyduktan sonra neticeye takılmadan onu serbest bırakabilmek (detachment), onun hak ettiği değeri bulması için gereken en sağlıklı enerjisel alanı açar.

Bu durumun belki de en somut imtihanını iş hayatında ve kariyer yolculuğumuzda veriyoruz. Aylarca, hatta yıllarca emek verip kendinizi bir üst seviyeye hazırladığınızda; yöneticilerinizden veya mentorlarınızdan “Artık gelişim adına yapman gereken başka hiçbir şey kalmadı, gayet iyisin” cümlesini duymak müthiş bir iç huzurudur. Çünkü siz üzerinize düşen vazifeyi eksiksiz yapmışsınızdır. Fakat tam bu noktada etraftan fısıltılar yükselmeye başlar: “Hakkın yeniyor, sürekli talep etmelisin, gerekirse vazgeçeceğini gösterip tehdit etmelisin!” Oysa hırsla ve sürekli taleple yapılan zorlama insanı iticileştirir; boş tehditler ise kurumla olan güven bağını zedeler. Dışarıdaki gürültüye kulak kapatıp takdir-i İlahi’ye (Allah’ın yazdığı kader ve nasibe) ve zamanın olgunlaşmasına güvenmek, pasiflik değil; en yüksek özsaygıdır. Kapıları kırarak girmeye çalışmak yerine, üzerinize düşen liyakati sergileyip gerisini akışa bırakmak, nefsini terbiye etmiş bir insanın en güçlü duruşudur.

Günün sonunda anlamamız gereken asıl gerçek; dış dünyayı, insanları, algoritmaları ya da terfi süreçlerini baskıyla kontrol edemeyeceğimizdir. Hayatımızdaki o ağır kaygı yükünü hafifletmenin tek yolu tefviz-i umur (elinden gelen tüm çabayı gösterdikten sonra işleri ve neticeyi gönül rahatlığıyla Allah’a havale etmek) ve rıza (sürecin getirdiği her türlü sonuca olgunlukla, gönül hoşluğuyla yaklaşmak) makamına geçebilmektir. Birini değiştirmekten vazgeçtiğinizde o kişinin ruhuna; yaptığınız işin sonucuna takılmayı bıraktığınızda üretiminize; iş yerinizde üzerinize düşeni yapıp gerisini zamana bıraktığınızda ise kendi karakterinize nefes aldırırsınız. Unutmayalım ki insan, ancak kendi içindeki o dingin merkezini bulduğunda ve beklentilerini serbest bıraktığında, peşinden koştuğu şeylerin kendisine kendiliğinden yanaştığına şahit olur.

Çabanızı tutkuyla gösterin, liyakatinizi ortaya koyun, insanları ve süreçleri özgürleştirin ve gerisini akışa bırakın. İçsel huzur, zorla elde ettiklerimizde değil; serbest bırakabildiğimiz değerlerde saklıdır.

Admin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!
TR